Kuran Ve Estetik

Aklın ve Duyguların Terbiyesinde Estetik Eğitim

M.Furkan Sağdıç

M.Furkan Sağdıç

113 görüntülenme
Aklın ve Duyguların Terbiyesinde Estetik Eğitim

"Melebranche'nin ifadesi akıl, duyguya ilişkin her şeyi anlayabilir mi, ya da anlamalı mıdır? Bu soru his ile hassasiyet arasında, yani duyularla algılanan doğrudan ve işlenmemiş madde ve ruhun duyumsadığı her şey arasında bir ayrım yapmayı gerektirir. Doğal duygunun varlığı kabul edilirse, bir çözüm bulunabilir. Bu duygu, Tanrı'nın, insanları ve doğayı içine yerleştirdiği düzenin manevi güzelliğini coşkular ve heyecanlar aracılığıyla algılamamızı sağlar. Burada, Tanı olarak görme temasına/İzleğine yasallık kazandırılmaktadır. Duyumlar, nesneler içindeki ilişkileri, orantıları, uyumu algılamamızı sağlıyorlarsa bu, akla karşı olmadıklarının kanıtıdır. Tanrı'nın istediği bir düzenlemeye, akılcı bir düzene boyun eğerler. O zaman akıl ve duygu arasında uyuşmazlık olamaz." (Marc. Jimenez, Estetik Nedir 68) NOT : Bu metne göre, Malebranche'ın görüşü şu şekilde özetlenebilir: Akıl ve duygu arasında bir çatışma yoktur; çünkü duyular, Tanrı'nın yarattığı düzen ve uyumu algılamamızı sağlar. "Doğal duygu" aracılığıyla, evrendeki manevi güzelliği ve aklî düzeni hissederiz. Dolayısıyla, duygu akıla karşı değil, onunla uyumludur; ikisi Tanrı'nın kurduğu düzene hizmet eder.

Bediüzzaman, akıl-kalp birlikteliği ile hem akaidi, hem de nesneler ve olayları yorumlar. Bazen önce kalbi kullanır, sonra oradan akla geçer, bazen de aklı kullanır, oradan kalbe geçer. Allah, kainatı, akıl ile kalbin birlikte yorumlayacağı bir kıvamda yaratmış. Daha klasik tabirle, hikmeti, eşyanın ve olayların mahiyetine yüklemiş. Filozoflar, aklın yönünden bakmışlar ama çok zaman hakikati görememişler. Dinler, aklı ve kalbi birlikte yorumlarken tasavvuf, kalbden hareket etmiş.

Evrenin inşası, halkı akla dönük bir inşadır, hikmettir. Ama yaratılanın Sani ve Müzeyyin isimleri ile süslenmesi ve sanatlı hale getirilmesi her ne kadar akla hitap ederse de, kalbi ve duyguları ilgilendirir. Allah bunlan, mümtezic, birbiri ile kaynaşmış bir şekilde yapmıştır. Dolayısı ile yaratılışta, kalp ve akıl imtizacı vardır. Ama aklın ve kalbin eğitilmesi ile gerek varlığın yorumu, gerek kalbe dönük eylemlerin yorumu zenginlik kazanır. Bediüzzaman, insan gözünün, "asgari düzeyde güzellikleri hissedecek bir şekilde yaratıldığını" söyler ki, bu; gözün eğitilmesi ile farklı ve zengin görmek, bakmak ve yorumlayabilme sonucunu getirir.

İkinci Şua isimli eserinde, akıl ön plandadır, o sözü anlamayı Bediüzzaman önemser. Gerçekten Risale-i Nur'un, "en yüksek şahikası bir bahistir.", "Bu risaleyi anlayarak okuyan adam, imanını kurtarır inşallah" der. Tevhid ve vahdette, cemal-i ilahi ve kemal-i rabbani tezahür eder, demesi bir kitap kadar anlamlarla yüklüdür, bütün sonraki bahisler bu cümleden doğmuştur. Bütün yorumların anası olan, bir odak cümledir, Bediüzzaman, böyle ifadelere "çekirdek vaka" der. Bu, çağdaş roman terminolojisinde de böyledir.

Ayet'ül Kübra, akıl ve kalp imtizacının bir harikasıdır. Şu ifade akılla kalbin imtizacını anlatır, ama akıldan hareket eder. Sonra gözunü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: "Atılmış pamuk gibi bu camid şuursuz bulut, elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez, belki gayet kadir ve rahim bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve defaten meydana çıkar, iş başına geçer ve gayet faal ve müteal ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be vakit cevv alemini doldurup boşaltır ve mütemadiyen hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasına ve mahv ve isbat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine çevirir ve gayet lütufkar ve ihsanperver ve gayet kerenkar ve rububiyetperver bir hakim-i müdebbirin tedbiriyle rüzgara biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güya onlara acıyıp ağlayarak göz yaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet-i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler" (Ayet ül Kübra)

İhtiyarlar Risalesi'nde, ihtiyarlarda hakim duygu ihtiyar romantizmi olduğundan olaylar, önce kalp planında ayrıntılı şerh edilir, ihtiyarların hassasiyetleri harekete geçirilir, daha sonra telkine hazır hale gelen insanlar akli meseleler ile buluşurlar. Bir çok rica aynı kalıp cümle ile başlar: "İhtiyarlığa girdiğim zaman" (2. Rica), "Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan" (3. Rica), "Bir zaman ihtiyarlığa ayak bastığımdan" (4. Rica), "Bir zaman ihtiyarlığımın mebdeinde" (5. Rica), "Bir zaman elim bir esaretimde" (6. Rica), "Bir zaman ihtiyarlığımın başlangıcında" (7. Rica), "İhtiyarlığın alameti olan beyaz kıllar saçıma düştüğü bir zamanda" (8. Rica) böyle devam eder gider. İhtiyarlar Risalesi adeta bir romanın farklı epizotlarıdır, romanın çeşitli bölümleri anlatılır. Hatta bu roman, biyografik bir romandır. Çünkü anlatım tamamen zaman ile başlar, geriye dönüş teknikleri ile hayatının bazı safhaları anlatılır daha sonra biyografi ile hakikat karıştırılıp ortaya, kalbi ve etkileyici ama akılda karar kılan metinler çıkar. Bir roman kahramanının biyografisinin çeşitli yönlerini ifşa ederek, onları hikaye olmaktan çıkarıp mana ağırlıklı metinler haline getirir. Bediüzzaman, geriye dönüş teknikleri ile yazmıştır bu eseri ve biyografik olduğunu söyler; "Sergüzest-i hayatıma alt olduğu için o zamanlara hayalen gidip o halette yazıldığından..." Giriş Harika ruh tahlilleri bulunan bir roman özelliği gösterir.

Bediüzzaman'ın estetik kuramı; akaidi bir kabullenmenin arkasından gelen dini emirlerin, şekli tarafına kapılmış bir klasik Müslüman algısını değiştirmek, gözlemden, seyirden, temaşadan, esma okumalarıından Allah'a giden yolu insanlara göstermek ve onların kendini geliştirmesini sağlamaktır. Risale-i Nur, Bediüzzaman'ın meşrebine göre okunur ve uygulanırsa çok yüksek bir insan portresi ortaya çıkacaktır. Bediüzzaman, kendi portresi ile eserlerine yüklemiş olduğu, yine kendi portresine göre bir insan tipi üretmeye gayret eder. Ama Bediüzzaman'ın eserlerini, onun anladığı manada sentezleyen, kapılar açtığı ilimlerde uzman, iyi bir sanat ve estetik eğitimi olan, bakmasını, görmesini bilen insanlar ne yazık ki pek azdır. Böyle mütefennin bir tipi birkaç ifadesinde istediğini görürüz. Fakat Türkiye'nin konumu ve siyasi şartların değişkenliği, talebelerinin iç hayat noktasında gelişmesini sağlayamamakta, onun estetizmi değil, dünyevi ve seküler, siyasi görüşleri daha çok gündemde tutulmaktadır. İnsanın fikir dünyası bir merdivense, bu merdivenin ilk basamağı ırk, ikincisi ise siyasettir. Ama toplumsal ilgi yüzünden bunlar sonuncu basamak gibi algılanmakta, herkesi yutmaktadır. Kendisinin siyaseti ve dünyevi mesailin yerlerini belirlediği daireler içindeki insan ilgileri örneğinde, bunu açıkça anlatır.

Bediüzzaman'ın estetik eğitimi, bütünlükçü ve tutarlı bir kişiliğe dayanmaktadır. İnsanın ilgi ve gözlem alanına giren bütün tabiat unsurları ve itikadi unsurlar, ameli uygulamaların hepsi güzele göre tasnif edilmiştir. Sistem, toplumun bütün şubelerine, fikrin bütün insani yanlarına artı fikirler koyarak, birbiri arkasında armonik bir düzen oluşturmaktır. Bediüzzaman'ın gerek karakteri ve yaşayışı, gerek gözlem ve temaşaya dayanan estetik yaşamı bu sistematik düzenliliği ve uyumu gösterir. Bir mimarisi vardır onun estetik hayatının, ne bir taşında çürüklük vardır, ne de bir eksiklik. Bediüzzamanın, göreceli ve tartışılır bir güzellik anlayışı değil, dinin rasin hakikatlerine göre sabit bir güzellik ve estetik yasası vardır. Bediüzzaman, otoritelere karşı tavır koymadığı gibi onları umursamaz da. Onun umursadığı tek şey, gözlemleri ile elde ettiği itikadi ve estetik yorumlardır. Seyir, temaşa, tarassud, onun hayatının en önemli öğeleridir, bütün eserleri bu üç şeye göre tanzim edilmiştir.

Bediüzzaman'ın, aklı büyük oranda hakim kıldığı eserleri, itikadın zor mesailinin çözümlendiği bahislerdir. Bu tür bahislerde, duygular diğer planlara İtilir, Otuz İkinci Söz'ün Birinci Mevkifi, hem bir edebiyat, hem de bir muakale (=Akıl yürütme, ... fikir üretme) harikasıdır. Bu eserde bir çok ilimlerden alınmış verilerle, bütün şer fikirleri temsil eden bir kurmaca şahıs susturulur, çünkü o haddini aşmış mahlukattan birine rab olmak istemektedir. Dünyada tevhid tarihi, böyle bir tiyatro ve münazara örneğini vererek, Allah'ın varlığını ortaya koymamıştır. Bediüzzaman da bu eseri için: "Laşerikeleh, bu kelimeyi 32.Sözün birinci makam gayet kuvvetli ve şaşaalı bir surette isbat ettiğinden ona ha-vale ederiz. Onun fevkinde beyan olamaz, ondan daha ileri beyana lüzum yok ve izah edilmez" (20. Mektup) diyerek, beyanının sınırlarını belirler, ondan daha ileri beyanın olamayacağını söyler." Bu karakter, sersem, akılsız, ahmak ve gözsüz bir kahramandır. Zıt adamdır. Muhakemeler sonunda nihayet kabule varır, tam bir akıl kazanır.

Din ile sanat uzun süre birlikte gitmiş, daha sonra ayrılmıştır. "17. Yüzyıla kadar dünya sanatı çeşitli dinsel biçimlerle sıkı bir temas halinde gelişmiştir ve bunların sanat üzerinde çok büyük etkisi olmuştur. Nitekim antik sanat, paganizmin temeli olan mitolojiye dayanıyordu. Ortaçağ sanatı ise birkaç laik yapıt dışında tümüyle kiliseye bağlı kalmıştı. Rönesansın dahiyane yapıtları bile, çoğunluğuyla sanatın daha sonraları da sık sık kul-landığı dinsel konularla ilintiliydi" (Avner Ziss, Estetik s 57)

Bediüzzaman, 17. Yüzyıldan itibaren kopan din - sanat ilişkisini, daha mantıklı bir biçimde inşa eder, eserlerinde evrenle, olaylarla, eşya ve nesnelerle bağlantılı bir din örneği verir. Üstelik bu din anlayışı, hissetmeye, güzelliği, hüsnü, armoni ve düzenlemeyi görmeye dayalı estetik bir dindir. Bediüzzaman, din ile sanatı ki birlikte var olmuşlardır, makul bir tevhid sentezine getirmiştir.

Akıl ve hissiyat eğitimi noktasında Risalelerin tasnifi, bir kitap olacak kadar geniştir. Bediüzzaman, bu tarzı ile hem estetize olmuş aklı ve kalbi, hem de tasavvuf, kelam ve felsefeyi birleştirir bir makul terkib ortaya koyar.

Yorumlar yükleniyor...